23 Mart 2013 Cumartesi

30 Temmuz 2012 Pazartesi

CANININ PARÇASINI KREŞTE BIRAKAN ANNENİN DRAMI


iş mi şimdi bu! gözümden sakındığımı hiç mi hiç tanımadığım insanlara emanet etmek zorundayım. aylardır bunun sancısını çekerken, o büyük gün geldi çattı.

bu sabah ''haydi kreşe gidelim, biraz çabuk olun yoksa sizi bekliyemiycem, hadi ama hadiiii, anne yaa saçlarımı öğretmenim tarasa olmaz mı'' nidalarıyla gözlerini açan prenses bizi fenaca yanılttı.
daha kreşin kapısından girerken başladı trajedi. ayakkabılarını çıkarıp içeri girmesi gereken prenses vampir görmüş gibi arkasına -annesinin bacaklarına- yapıştı ve haaayyıııırrrr çığlıklarına başladı. -halbuki daha üç gün önce öğretmeniyle görüşmeye gitmiş ve zeynebin asla sesini yükselterek ağlamayacağını, ağlasa bile köşeye çekilip içli içli ağlayacağını söylemiştim. şimdi kadın hakkımda çok kötü şeyler düşünüyordur heralde? çocuğumun gerçek annesi olup olmadığım konusunda bile tereddüt yaşamış olabilir. öyle değil mi ya, çocuğun  annesi olsam onu tanır, nasıl tepki vereceğini bilirdim! -

çığlıklardan sonra  ben yumuşacık ses tonumla haydi annecim birlikte girip kreşi dolaşalım diyerek onu ikna ettim. kreşi dolaştık, öğretmeni ve arkadaşlarıyla, kurum sorumlusuyla, kreş müdiresi ile ve bilimum herkesle tanıştık. buraya kadar -elini bırakmamam şartıyla- bir sorun yok. ama artık sınıfa gidip eğitime-oyuna katılma zamanı geldi de geçti.

ama yok asla!  prenses buna hiç mi hiç yanaşmıyor. beynimin içinde adem amcanın sözleri çınlayıp duruyor. ''çocuk ağlaya ağlaya kreşe bırakılmaz. anne mutlaka çocuğuyla birlikte sınıfa gidip bir süre onunla vakit geçirmeli, sonra çocuğuna söyleyerek sınıf dışına çıkmalı ama her ihtimale karşı okul içerisinde bulunmalı ve çocuğu ona ihtiyaç duyduğunda annesinin yakınında bulunduğunu bilmeli.
tamam adem amca iyi hoş da ben prensesle sınıfa girdiğimde sınıftan dışarı çıkamıyorum. tam da senin söylediklerini yapmaya kararlıyım ama benim prenses buna hiç izin vermiyor. sınıf kapısından dışarı adım atacak olsam basıyor çığlığı. peki ben şimdi ne yapmalıyım?

derken prensesi alıp müdire hanımın odasına geliyorum. anlatıyorum, anlatmaya çalışıyorum ama yok, olmuyor, anlamıyor, anlamak istemiyor. artık ben de ağlamaklıyım, bir taraftan üzülüyorum bir taraftan sinirlenmeye başlıyorum. derken saate bir bakıyorum ki körolasıca geçmek bilmemiş. ve saatlerce güne giden kadınlar gibi müdire hanımın odasında oturuyor, muhabbet ediyoruz. keyfimiz yerinde yani. ama iş maksadını aştı, nasıl gidecek bu çocuk sınıfa derken ben babası geliyor beni almaya.

annecim artık ben işe gitmek zorrrr... derken bizim ''nerden geldiğine anlam veremediğim'' çığlıklar başlıyor. babası içeri girer girmez ben dışarı sıvışıyorum. şimdi akşama kadar böyle ağlıyacak diye düşünürken zeynebin sesi kesiliyor. acaba birşey mi oldu, çocuk tıkandı mı?? hayır hiçbirşey olmamış, babası beni işe bırakıp kendi işlerini de hallettikten sonra onu almaya gideceğini izah etmiş, bizim prenses de müdire hanımla sulu boya yapmaya gitmiş. şaka gibi:)

saat başı aradım, herşey yolunda diyor hep telefondaki  ses. ama içim fena, huzursuz. sanki öyle değilmiş gibi. beni kandırıyorlar mı yoksa? telefona istesem diyorum.. ama ya gerçekten herşey yolundaysa ve benim sesimi duyunca yoldan çıkarsa! en iyisi sabır. zaten son 1 saat.

akşamı 44 gözle bekliyorum:(

CANININ PARÇASINI KREŞTE BIRAKAN ANNENİN DRAMI


iş mi şimdi bu! gözümden sakındığımı hiç mi hiç tanımadığım insanlara emanet etmek zorundayım. aylardır bunun sancısını çekerken, o büyük gün geldi çattı.

bu sabah ''haydi kreşe gidelim, biraz çabuk olun yoksa sizi bekliyemiycem, hadi ama hadiiii, anne yaa saçlarımı öğretmenim tarasa olmaz mı'' nidalarıyla gözlerini açan prenses bizi fenaca yanılttı.
daha kreşin kapısından girerken başladı trajedi. ayakkabılarını çıkarıp içeri girmesi gereken prenses vampir görmüş gibi arkasına -annesinin bacaklarına- yapıştı ve haaayyıııırrrr çığlıklarına başladı. -halbuki daha üç gün önce öğretmeniyle görüşmeye gitmiş ve zeynebin asla sesini yükselterek ağlamayacağını, ağlasa bile köşeye çekilip içli içli ağlayacağını söylemiştim. şimdi kadın hakkımda çok kötü şeyler düşünüyordur heralde? çocuğumun gerçek annesi olup olmadığım konusunda bile tereddüt yaşamış olabilir. öyle değil mi ya, çocuğun  annesi olsam onu tanır, nasıl tepki vereceğini bilirdim! -

çığlıklardan sonra  ben yumuşacık ses tonumla haydi annecim birlikte girip kreşi dolaşalım diyerek onu ikna ettim. kreşi dolaştık, öğretmeni ve arkadaşlarıyla, kurum sorumlusuyla, kreş müdiresi ile ve bilimum herkesle tanıştık. buraya kadar -elini bırakmamam şartıyla- bir sorun yok. ama artık sınıfa gidip eğitime-oyuna katılma zamanı geldi de geçti.

ama yok asla!  prenses buna hiç mi hiç yanaşmıyor. beynimin içinde adem amcanın sözleri çınlayıp duruyor. ''çocuk ağlaya ağlaya kreşe bırakılmaz. anne mutlaka çocuğuyla birlikte sınıfa gidip bir süre onunla vakit geçirmeli, sonra çocuğuna söyleyerek sınıf dışına çıkmalı ama her ihtimale karşı okul içerisinde bulunmalı ve çocuğu ona ihtiyaç duyduğunda annesinin yakınında bulunduğunu bilmeli.
tamam adem amca iyi hoş da ben prensesle sınıfa girdiğimde sınıftan dışarı çıkamıyorum. tam da senin söylediklerini yapmaya kararlıyım ama benim prenses buna hiç izin vermiyor. sınıf kapısından dışarı adım atacak olsam basıyor çığlığı. peki ben şimdi ne yapmalıyım?

derken prensesi alıp müdire hanımın odasına geliyorum. anlatıyorum, anlatmaya çalışıyorum ama yok, olmuyor, anlamıyor, anlamak istemiyor. artık ben de ağlamaklıyım, bir taraftan üzülüyorum bir taraftan sinirlenmeye başlıyorum. derken saate bir bakıyorum ki körolasıca geçmek bilmemiş. ve saatlerce güne giden kadınlar gibi müdire hanımın odasında oturuyor, muhabbet ediyoruz. keyfimiz yerinde yani. ama iş maksadını aştı, nasıl gidecek bu çocuk sınıfa derken ben babası geliyor beni almaya.

annecim artık ben işe gitmek zorrrr... derken bizim ''nerden geldiğine anlam veremediğim'' çığlıklar başlıyor. babası içeri girer girmez ben dışarı sıvışıyorum. şimdi akşama kadar böyle ağlıyacak diye düşünürken zeynebin sesi kesiliyor. acaba birşey mi oldu, çocuk tıkandı mı?? hayır hiçbirşey olmamış, babası beni işe bırakıp kendi işlerini de hallettikten sonra onu almaya gideceğini izah etmiş, bizim prenses de müdire hanımla sulu boya yapmaya gitmiş. şaka gibi:)

saat başı aradım, herşey yolunda diyor hep telefondaki  ses. ama içim fena, huzursuz. sanki öyle değilmiş gibi. beni kandırıyorlar mı yoksa? telefona istesem diyorum.. ama ya gerçekten herşey yolundaysa ve benim sesimi duyunca yoldan çıkarsa! en iyisi sabır. zaten son 1 saat.

akşamı 44 gözle bekliyorum:(

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Ramazan'ın anımsattıkları

ramazan deyince aklıma Rabbe yakınlık geliyor..
O'nun yolunda adımlarımı daha dikkatli ve hızlı atmam gerektiğini anımsıyorum.
ne kadar da uyuşuğum bu konuda, ne kadar vurdumduymazım. sanki hiç ölmeyecekmişim, hiç hesaba çekilmeyecekmişim gibi...

sonra oruç geliyor;
açlık, susuzluk, yorgunluk derken nefsime düşkünlüğümü farkediyorum.
dört mevsim aç olanları düşünüyorum bir an, kendime soruyorum sonra, nasıl bu kadar bencil olabiliyorum?

namaz geliyor derken;
her daim başımın tacı etmem gereken namaz.. ne olur Allah'ım diyorum, ramazanın yüzü suyu hürmetine bu ibadeti yüreğime duyur, onu kıymetlendir..

iftar sofraları geliyor, dostlar, muhabbet.. nicedir görüşülmeyenlerle hasret gidermek, eskilerden ve yenilerden konuşmak. büyüklerin özlem gidermesi, küçüklerin birbirini tanıması...

ve teravih;
caminin havasını yudum yudum içe çekmek,  Rabbe yakın oldugunu bir daha hissetmek, beş vakit namazın o kadar da çok olmadığını, daha fazlasının da yapılabileceğini görmek..

sahur; gecenin bir yarısı, Yaradan'ın ''bana dua edin, icabet edeyim'' dediği anda derin uykudan sırf onun için uyanmak.. O'nun için bir gün daha aç susuz durmaya niyet etmek. caanım ramazan davullarının sesini işitip gülümsemek..

bir de Ramazan deyince benim aklıma ''Ramazana erişipte günahlarından arınmayanın burnu yere sürtülsün.'' hadisine muhatap olma ihtimalim geliyor ve korkuyorum, içim titriyor..

ne olur Allah'ım, ayların sultanı Ramazan'ın hürmetine kalplerimizi temizle, günahlarımızı affet, ibadetlerimizi yerine getirmede istek ve sabır ver, ve bu kutlu ayı tamamladığımızda kalplerimizi ve bedenlerimizi -yeniden doğmuş gibi- tertemiz et.. AMİN

Ramazan'ın anımsattıkları

ramazan deyince aklıma Rabbe yakınlık geliyor..
O'nun yolunda adımlarımı daha dikkatli ve hızlı atmam gerektiğini anımsıyorum.
ne kadar da uyuşuğum bu konuda, ne kadar vurdumduymazım. sanki hiç ölmeyecekmişim, hiç hesaba çekilmeyecekmişim gibi...

sonra oruç geliyor;
açlık, susuzluk, yorgunluk derken nefsime düşkünlüğümü farkediyorum.
dört mevsim aç olanları düşünüyorum bir an, kendime soruyorum sonra, nasıl bu kadar bencil olabiliyorum?

namaz geliyor derken;
her daim başımın tacı etmem gereken namaz.. ne olur Allah'ım diyorum, ramazanın yüzü suyu hürmetine bu ibadeti yüreğime duyur, onu kıymetlendir..

iftar sofraları geliyor, dostlar, muhabbet.. nicedir görüşülmeyenlerle hasret gidermek, eskilerden ve yenilerden konuşmak. büyüklerin özlem gidermesi, küçüklerin birbirini tanıması...

ve teravih;
caminin havasını yudum yudum içe çekmek,  Rabbe yakın oldugunu bir daha hissetmek, beş vakit namazın o kadar da çok olmadığını, daha fazlasının da yapılabileceğini görmek..

sahur; gecenin bir yarısı, Yaradan'ın ''bana dua edin, icabet edeyim'' dediği anda derin uykudan sırf onun için uyanmak.. O'nun için bir gün daha aç susuz durmaya niyet etmek. caanım ramazan davullarının sesini işitip gülümsemek..

bir de Ramazan deyince benim aklıma ''Ramazana erişipte günahlarından arınmayanın burnu yere sürtülsün.'' hadisine muhatap olma ihtimalim geliyor ve korkuyorum, içim titriyor..

ne olur Allah'ım, ayların sultanı Ramazan'ın hürmetine kalplerimizi temizle, günahlarımızı affet, ibadetlerimizi yerine getirmede istek ve sabır ver, ve bu kutlu ayı tamamladığımızda kalplerimizi ve bedenlerimizi -yeniden doğmuş gibi- tertemiz et.. AMİN

19 Temmuz 2012 Perşembe

safranbolu

2012'nin 2. iznini kullandık geçenlerde, yorucu ama unutulmaz bir tatildi bizim için.

 evlendiğimizden beri, güzel memleketimin her köşesini gezmek gibi bir hayalimiz var eşimle.  tabii bu hayali tek seferde gerçekleştirmek mümkün değil, biz de  5 yıldır fırsat buldukça yeni yerler geziyoruz böyle. çocukla olmaz diyenlere inat, gittiğimiz heryere zeynebimi de götürüyoruz. sağolsun bizi hiç pişman etmedi.
 bu nedenle ben etrafımdaki herkese çocukları olduğu için gezmekten vazgeçmemelerini ve de gezmeye giderken çocuklarını kendilerinden mahrum bırakmamalarını söylüyorum.

gittiğimiz yerlerde çocuklarımızla rahat edememizin sebebi bence bizim korkularımız. biz; ya üşürse, ya güneş geçerse, ya durmazsa gibi kuruntulara sahip olduğumuz için korktuğumuz başımıza geliyor. bismillah deyip yola çıksak, çocuğumuzu da sıkmadan, bunaltmadan, rutin yeme-uyku gibi düzenlerine takılmadan (senede bir-iki hafta düzensiz yaşadıklarında inanın ki hiçbirşey olmuyor, mutlu bir çocuk tatilden sonra eski düzenine ''eskisinden daha iyi'' dönüş yapabiliyor. tecrübeyle sabittir.), gerekli önlemleri alarak (güneş için güneş kremi, şapka, sıkılmaması için oyuncak vs.) geziye başladığımızda zaten meraklı olan çocuklarımız yeni yerler görmekten en az bizim kadar mutlu oluyorlar ve onların mutlu oldugunu görmek, birlikte şaşırmak, birlikte beğenmek, birlikte bazı şeyleri farketmek bizi de müthiş mutlu ediyor.

neyse, çok uzattım, gezimizin detaylarına geçiyorum artık.

ilk durağımız SAFRANBOLU oldu bu tatilde. Karabük'ün içine sinmiş olan demir-çelik kokusu ile karşıladı bizi kendisi.
burası mı safranbolu dediğimiz meydanda kentin eski safranbolu ve yeni safranbolu olarak ikiye ayrıldığını öğreniyoruz. bulunduğumuz yer yeni safranbolu, yani sıradan bir şehir, ve biz eski safranbolu'ya doğru ilerliyoruz. az sonra  enteresan, tarihi, film gibi bir mekanla karşılaşıyoruz. boşuna dünya miras listesine girmemiş, adı boşuna ''müze kent Safranbolu'' olarak geçmiyor diyoruz içimizden.

 kent girişinden bir kaç fotoğraf çekip  Tabağ Ahmet Bey Konağı işletmecisi Cengiz Beyi arıyoruz. onun yardımıyla arabamızı otoparka parkedip eşyalarımızı odamıza yerleştiriyoruz. ve hemen, hava kararmadan dolaşmaya çıkıyoruz. baktığımız heryer ilgimizi çekiyor, yıllar öncesinde yaşıyormuşuz gibi bir his veriyor bize. ve ben bol bol fotoğraf çekiyorum. ara sokaklara giriyoruz, içlerini görmek istediğimiz bir sürü konak, ara ara bakıp hayallere dalıyorum ben, şimdi burada yaşayanlar... diye başlayan cümleler kuruyorum.
taş sokaklar, ahşap evler, cumbalar, pencerelerdeki dantel tüller, menekşeler, kahverengi-krem tonlarının hakimiyeti, beni alıp uzaklara götürüyor..


tekrar konağa döndüğümüzde odamıza getirilen çay ve meyve servisi yorgunluğumuzu alıyor. ve rahat bir uykuya dalıyoruz.



 ertesi sabah kahvaltımızı konağın kahvaltı salonunda cengiz beyin  eşi fatma ablanın hazırladığı yöresel yiyecekler ile yapıyoruz. kahvaltı sırasında cengiz bey bize hem konak hem de safranbolu hakkında  tarihi ve güncel bilgiler verdi. ve tabii gezeceğimiz yerleri bir de onunla sağlamlaştırdık. bu arada cengiz bey ve fatma ablanın kızları merve ve zeynep bizim prensesle çook iyi anlaştılar ve ayrılırken baya zorluk çektik:) bizi evlerinde gibi ağırlayıp ayrılırken sokak başına kadar çıkıp el sallayan  konak sahiplerimize teşekkür ediyorum.   






konaktan çıkınca ilk olarak  tarihi çarşı ve YEMENİCİLER ÇARŞISInı dolaştık. çeşit çeşit safranbolu evleri, safranlı ve daha birçok çeşit lokum, safranlı sabun ve kolonya, bunlar çarşı içerisinde alınabilecek hediyelikler arasında tabiiki ilk sıralarda. bunlar dışında şile bezi kıyafetler, deri papuç ve el örmesi salon süsleri alınabilir oraya özgü olarak.



 çarşıyı dolaştıktan sonra merkezde KÖPRÜLÜ CAMİİni ve avludaki GÜNEŞ SAATİni gördük. güneş saati 19.yy ortalarında  düz mermer üzerine yapılmış. günün saati metal plaka üzerine düşen gölgelere göre bilinebiliyormuş. ama biz baktık baktık göremedik. etrafında fotoğraf çekinerek avuttuk kendimizi ancak:)

sonra CİNCİ HAN'a geçtik. burası 1645 yılında cinci hoca tarafından kervansaray olarak yaptırılmış. yani ipekyolu üzerinde bulunan kervansaraylardan biri olarak kalmış 20.yy'a kadar. sonrasında esnaf tarafından depo olarak kullanılmış, şu an ise otel-restourant olarak hizmet vermekte. alt katta odalar halinde osmanlı zamanı müze şeklinde maketlerle resmedilmeye çalışılmış. üst katlarda ise konaklama için ayrılmış odalar mevcut. 3. kattaki özel odayı çok beğendik. bu odanın hemen yanında bulunan ufak terastan safranbolu gayet güzel seyredilebiliyor.




KAYMAKAM EVİ'de safranbolu'da görülecekler listemizdeydi. safranbolu evlerinin doğal halini halen koruduğu için önemli olan bu konağın üst katını TRT'de yayınlanmakta olan Yamak Ahmet dizi çekimleri olduğu için gezemedik.


bir sonraki durağımız KENT TARİHİ MÜZESİ oldu. müze, eski safranbolu'yu, yemeniciliği, safranı, o yıllardaki eczacılığı, baharatçılığı ve bunun gibi  eski dönemin günlük halini çok iyi yansıtıyor. tabii ki beni yine o yıllara götürdü, hayallere daldım, kah aktarda çeşit çeşit otlar arasında mis kokular içerisinde, kah eczanede şişelere ilaç hazılarken, kah yemenici sandukasında otururken buldum kendimi. ve yine ama yine keşke o zamanlarda yaşamış olsaydım dedim..


SAAT KULESİ; 1700'lü yıllarda sadrazam izzet paşa tarafından yaptırılıp safranboluya hediye edilmiş olan saat halen haftada bir kez el ile kurularak çalışmaya devam ediyor. saatin özelliği Türkiye'deki tek zembeleksiz saat olması. saatin olmadığı zamanlarda çan yardımıyla saat başı o anki saat kadar, her yarımsaatte de bir defa çalarak halka saat bildiriliyormuş. saatin haftalık, aylık ve yıllık bakımını 1965'ten beri ismail ulukaya gönüllü olarak yapıyor. gittiğimizde bize saat  kulesi hakkında detaylı bilgiyle birlikte kendisinden sonra saatin sahipsiz kalması ile ilgili korkularını da dile getirdi ismail amca. kulenin bahçesine ülkemizdeki saat kulelerinden bazılarını getirmişler, halen onunla ilgili bir çalışma devam ediyordu



 saat kulesi ile aynı bahçede ESKİ CEZAEVİ vardı geziye açık. şu an restaurant-cafe olarak hizmet veriyor. orada safranbolu yöresel yemeklerinden PERUHİ yedik, beğendik:)




MENCİLİS MAĞARASI sıradaki görülecek yerdi bizim için. araştırmalarımız sonucu çocukla gezmenin zor olacağını görsekte şansımızı denedik, iyi ki de denemişiz. zeynep bizden daha güçlüydü bilmem kaç merdiveni çıkarken ve kesinlikle annesinden daha cesurdu mağarada yürürken. üçümüz için de farklı bir deneyim oldu bu gezi. mağara Türkiye'nin 4. büyük mağarası, mağaranın 400 metrelik alanı gezilebiliyor. sarkıt, dikit ve sütunların her haline rastlıyorsunuz içeride. hatta hayvan ve insan suretlerine çok benzeyen şekiller bile mevcut, oldukça ürkütücüydü anlayacağınız. ama yine de tavsiye ederim.
ve HIDIRLIK TEPESİ ile kapanışı yapıyoruz. safranbolu'nun olmazsa olmazlarından bu tepe. şehrin görülmeye değer mimarisi en güzel burdan izlenebiliyor çünkü. BAĞLAR GAZOZU eşliğinde kenti izleyip, bol bol fotoğraf çekerek ''inşallah tekrar gelmek nasip olur'' duasıyla safranbolu'dan ayrıldık.



çıkışta YÖRÜK KÖYÜ'ne uğradık. safranbolu'nun ufak, ufacık hali. görülmeye değer...

birdahaki sefer KASTAMONU-CİDE postunda buluşmak üzere. sevgiyle kalın:)


.




safranbolu

2012'nin 2. iznini kullandık geçenlerde, yorucu ama unutulmaz bir tatildi bizim için.

 evlendiğimizden beri, güzel memleketimin her köşesini gezmek gibi bir hayalimiz var eşimle.  tabii bu hayali tek seferde gerçekleştirmek mümkün değil, biz de  5 yıldır fırsat buldukça yeni yerler geziyoruz böyle. çocukla olmaz diyenlere inat, gittiğimiz heryere zeynebimi de götürüyoruz. sağolsun bizi hiç pişman etmedi.
 bu nedenle ben etrafımdaki herkese çocukları olduğu için gezmekten vazgeçmemelerini ve de gezmeye giderken çocuklarını kendilerinden mahrum bırakmamalarını söylüyorum.

gittiğimiz yerlerde çocuklarımızla rahat edememizin sebebi bence bizim korkularımız. biz; ya üşürse, ya güneş geçerse, ya durmazsa gibi kuruntulara sahip olduğumuz için korktuğumuz başımıza geliyor. bismillah deyip yola çıksak, çocuğumuzu da sıkmadan, bunaltmadan, rutin yeme-uyku gibi düzenlerine takılmadan (senede bir-iki hafta düzensiz yaşadıklarında inanın ki hiçbirşey olmuyor, mutlu bir çocuk tatilden sonra eski düzenine ''eskisinden daha iyi'' dönüş yapabiliyor. tecrübeyle sabittir.), gerekli önlemleri alarak (güneş için güneş kremi, şapka, sıkılmaması için oyuncak vs.) geziye başladığımızda zaten meraklı olan çocuklarımız yeni yerler görmekten en az bizim kadar mutlu oluyorlar ve onların mutlu oldugunu görmek, birlikte şaşırmak, birlikte beğenmek, birlikte bazı şeyleri farketmek bizi de müthiş mutlu ediyor.

neyse, çok uzattım, gezimizin detaylarına geçiyorum artık.

ilk durağımız SAFRANBOLU oldu bu tatilde. Karabük'ün içine sinmiş olan demir-çelik kokusu ile karşıladı bizi kendisi.
burası mı safranbolu dediğimiz meydanda kentin eski safranbolu ve yeni safranbolu olarak ikiye ayrıldığını öğreniyoruz. bulunduğumuz yer yeni safranbolu, yani sıradan bir şehir, ve biz eski safranbolu'ya doğru ilerliyoruz. az sonra  enteresan, tarihi, film gibi bir mekanla karşılaşıyoruz. boşuna dünya miras listesine girmemiş, adı boşuna ''müze kent Safranbolu'' olarak geçmiyor diyoruz içimizden.

 kent girişinden bir kaç fotoğraf çekip  Tabağ Ahmet Bey Konağı işletmecisi Cengiz Beyi arıyoruz. onun yardımıyla arabamızı otoparka parkedip eşyalarımızı odamıza yerleştiriyoruz. ve hemen, hava kararmadan dolaşmaya çıkıyoruz. baktığımız heryer ilgimizi çekiyor, yıllar öncesinde yaşıyormuşuz gibi bir his veriyor bize. ve ben bol bol fotoğraf çekiyorum. ara sokaklara giriyoruz, içlerini görmek istediğimiz bir sürü konak, ara ara bakıp hayallere dalıyorum ben, şimdi burada yaşayanlar... diye başlayan cümleler kuruyorum.
taş sokaklar, ahşap evler, cumbalar, pencerelerdeki dantel tüller, menekşeler, kahverengi-krem tonlarının hakimiyeti, beni alıp uzaklara götürüyor..


tekrar konağa döndüğümüzde odamıza getirilen çay ve meyve servisi yorgunluğumuzu alıyor. ve rahat bir uykuya dalıyoruz.



 ertesi sabah kahvaltımızı konağın kahvaltı salonunda cengiz beyin  eşi fatma ablanın hazırladığı yöresel yiyecekler ile yapıyoruz. kahvaltı sırasında cengiz bey bize hem konak hem de safranbolu hakkında  tarihi ve güncel bilgiler verdi. ve tabii gezeceğimiz yerleri bir de onunla sağlamlaştırdık. bu arada cengiz bey ve fatma ablanın kızları merve ve zeynep bizim prensesle çook iyi anlaştılar ve ayrılırken baya zorluk çektik:) bizi evlerinde gibi ağırlayıp ayrılırken sokak başına kadar çıkıp el sallayan  konak sahiplerimize teşekkür ediyorum.   






konaktan çıkınca ilk olarak  tarihi çarşı ve YEMENİCİLER ÇARŞISInı dolaştık. çeşit çeşit safranbolu evleri, safranlı ve daha birçok çeşit lokum, safranlı sabun ve kolonya, bunlar çarşı içerisinde alınabilecek hediyelikler arasında tabiiki ilk sıralarda. bunlar dışında şile bezi kıyafetler, deri papuç ve el örmesi salon süsleri alınabilir oraya özgü olarak.



 çarşıyı dolaştıktan sonra merkezde KÖPRÜLÜ CAMİİni ve avludaki GÜNEŞ SAATİni gördük. güneş saati 19.yy ortalarında  düz mermer üzerine yapılmış. günün saati metal plaka üzerine düşen gölgelere göre bilinebiliyormuş. ama biz baktık baktık göremedik. etrafında fotoğraf çekinerek avuttuk kendimizi ancak:)

sonra CİNCİ HAN'a geçtik. burası 1645 yılında cinci hoca tarafından kervansaray olarak yaptırılmış. yani ipekyolu üzerinde bulunan kervansaraylardan biri olarak kalmış 20.yy'a kadar. sonrasında esnaf tarafından depo olarak kullanılmış, şu an ise otel-restourant olarak hizmet vermekte. alt katta odalar halinde osmanlı zamanı müze şeklinde maketlerle resmedilmeye çalışılmış. üst katlarda ise konaklama için ayrılmış odalar mevcut. 3. kattaki özel odayı çok beğendik. bu odanın hemen yanında bulunan ufak terastan safranbolu gayet güzel seyredilebiliyor.




KAYMAKAM EVİ'de safranbolu'da görülecekler listemizdeydi. safranbolu evlerinin doğal halini halen koruduğu için önemli olan bu konağın üst katını TRT'de yayınlanmakta olan Yamak Ahmet dizi çekimleri olduğu için gezemedik.


bir sonraki durağımız KENT TARİHİ MÜZESİ oldu. müze, eski safranbolu'yu, yemeniciliği, safranı, o yıllardaki eczacılığı, baharatçılığı ve bunun gibi  eski dönemin günlük halini çok iyi yansıtıyor. tabii ki beni yine o yıllara götürdü, hayallere daldım, kah aktarda çeşit çeşit otlar arasında mis kokular içerisinde, kah eczanede şişelere ilaç hazılarken, kah yemenici sandukasında otururken buldum kendimi. ve yine ama yine keşke o zamanlarda yaşamış olsaydım dedim..


SAAT KULESİ; 1700'lü yıllarda sadrazam izzet paşa tarafından yaptırılıp safranboluya hediye edilmiş olan saat halen haftada bir kez el ile kurularak çalışmaya devam ediyor. saatin özelliği Türkiye'deki tek zembeleksiz saat olması. saatin olmadığı zamanlarda çan yardımıyla saat başı o anki saat kadar, her yarımsaatte de bir defa çalarak halka saat bildiriliyormuş. saatin haftalık, aylık ve yıllık bakımını 1965'ten beri ismail ulukaya gönüllü olarak yapıyor. gittiğimizde bize saat  kulesi hakkında detaylı bilgiyle birlikte kendisinden sonra saatin sahipsiz kalması ile ilgili korkularını da dile getirdi ismail amca. kulenin bahçesine ülkemizdeki saat kulelerinden bazılarını getirmişler, halen onunla ilgili bir çalışma devam ediyordu



 saat kulesi ile aynı bahçede ESKİ CEZAEVİ vardı geziye açık. şu an restaurant-cafe olarak hizmet veriyor. orada safranbolu yöresel yemeklerinden PERUHİ yedik, beğendik:)




MENCİLİS MAĞARASI sıradaki görülecek yerdi bizim için. araştırmalarımız sonucu çocukla gezmenin zor olacağını görsekte şansımızı denedik, iyi ki de denemişiz. zeynep bizden daha güçlüydü bilmem kaç merdiveni çıkarken ve kesinlikle annesinden daha cesurdu mağarada yürürken. üçümüz için de farklı bir deneyim oldu bu gezi. mağara Türkiye'nin 4. büyük mağarası, mağaranın 400 metrelik alanı gezilebiliyor. sarkıt, dikit ve sütunların her haline rastlıyorsunuz içeride. hatta hayvan ve insan suretlerine çok benzeyen şekiller bile mevcut, oldukça ürkütücüydü anlayacağınız. ama yine de tavsiye ederim.
ve HIDIRLIK TEPESİ ile kapanışı yapıyoruz. safranbolu'nun olmazsa olmazlarından bu tepe. şehrin görülmeye değer mimarisi en güzel burdan izlenebiliyor çünkü. BAĞLAR GAZOZU eşliğinde kenti izleyip, bol bol fotoğraf çekerek ''inşallah tekrar gelmek nasip olur'' duasıyla safranbolu'dan ayrıldık.



çıkışta YÖRÜK KÖYÜ'ne uğradık. safranbolu'nun ufak, ufacık hali. görülmeye değer...

birdahaki sefer KASTAMONU-CİDE postunda buluşmak üzere. sevgiyle kalın:)


.