anne-çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne-çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2012 Cuma

insanın anavatanı çocukluğudur...

iyi ki okumuşum dediğim, gözlerimi yaşartan, beynimde ampuller yandıran bir yazı..


Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

insanın anavatanı çocukluğudur...

iyi ki okumuşum dediğim, gözlerimi yaşartan, beynimde ampuller yandıran bir yazı..


Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU

11 Mart 2012 Pazar

izin detayı;

izin 1: bandırma'dan sonra manyas kuş cennetine gidilip dürbün ile kuş seyri+piknik yapılır.

izin 2: bolca temizlik yapılır, özlenen mutfakla kavusulup pizza+kısır+elmalı pasta yapılıp çiğdem-çınar ikilisi misafir edilir.( maalesef yiyeceklerin fotosunu cekmeyi unutmusum.) ardından hep birlikte güne gidilip biraz da orda yenilip içilir:)

izin 3: sabah 2 kahve misafiri  ağırlanıp ardından eski iş arkadaşı esma+eymen ile buluşulup çook önceden verilmiş olan kumpir sözü gerçekleştirilir. çoluk çocuk  baharın keyfini çıkarmak adına çarşı-pazar gezilir.. tozulur.. minik prenses gün boyu annesini hiç üzmez ama dönüş yolunda dayanamaz uyuyuverir:)

izin 4: eskimeyen dost seçil ve oğluşu ömür misafir edilir. bolca sohbet ve kahkaha dolu görüşmeye doyulmayınca cuma tekrar buluşma kararı alınır.

izin 5: eski komşular ayşe+nagehan+esra ile kahvaltıda bulusulup akşam olup ceneler agrıyana dek sohbet edilip görüşülmeyen günlerin acısı çıkarılır:)

izin 6: tekrar seçil+ömür. bu defa anılardan değil gardroptan yanaydı sohbet. sagolsun manken oldu benim için secilim, uflayıp püflemeden sergiledi bana elbiselerini:)

izin 7: ailece kitap fuarı + yemek yaptık. güzel bir akşam oldu..

izin 8: yine temizlik ile kapanışı yapıyorum. yarın iş var. -malesef- olmasa da olur muydu ki?

izin detayı;

izin 1: bandırma'dan sonra manyas kuş cennetine gidilip dürbün ile kuş seyri+piknik yapılır.

izin 2: bolca temizlik yapılır, özlenen mutfakla kavusulup pizza+kısır+elmalı pasta yapılıp çiğdem-çınar ikilisi misafir edilir.( maalesef yiyeceklerin fotosunu cekmeyi unutmusum.) ardından hep birlikte güne gidilip biraz da orda yenilip içilir:)

izin 3: sabah 2 kahve misafiri  ağırlanıp ardından eski iş arkadaşı esma+eymen ile buluşulup çook önceden verilmiş olan kumpir sözü gerçekleştirilir. çoluk çocuk  baharın keyfini çıkarmak adına çarşı-pazar gezilir.. tozulur.. minik prenses gün boyu annesini hiç üzmez ama dönüş yolunda dayanamaz uyuyuverir:)

izin 4: eskimeyen dost seçil ve oğluşu ömür misafir edilir. bolca sohbet ve kahkaha dolu görüşmeye doyulmayınca cuma tekrar buluşma kararı alınır.

izin 5: eski komşular ayşe+nagehan+esra ile kahvaltıda bulusulup akşam olup ceneler agrıyana dek sohbet edilip görüşülmeyen günlerin acısı çıkarılır:)

izin 6: tekrar seçil+ömür. bu defa anılardan değil gardroptan yanaydı sohbet. sagolsun manken oldu benim için secilim, uflayıp püflemeden sergiledi bana elbiselerini:)

izin 7: ailece kitap fuarı + yemek yaptık. güzel bir akşam oldu..

izin 8: yine temizlik ile kapanışı yapıyorum. yarın iş var. -malesef- olmasa da olur muydu ki?

ömür biter de izin bitmez mi?

biter elbet, biter de insan ardından böylece bakakalır..
bir haftadır izinliydim. dolayısıyla bir haftadır prensesle bol bol vakit gecirdik, bol bol gezdik, misafir agırladık, oynadık, uyuduk, arkadaslarımızla beraber olduk. ama doyduk mu? asla!..

izin süresinde yapılanlara gecersek; o da yeni posta kalsa olur mu ki?

ömür biter de izin bitmez mi?

biter elbet, biter de insan ardından böylece bakakalır..
bir haftadır izinliydim. dolayısıyla bir haftadır prensesle bol bol vakit gecirdik, bol bol gezdik, misafir agırladık, oynadık, uyuduk, arkadaslarımızla beraber olduk. ama doyduk mu? asla!..

izin süresinde yapılanlara gecersek; o da yeni posta kalsa olur mu ki?

20 Aralık 2011 Salı

sen de beni özlüyoy musun çok?

miniğin bir tanesi annesini çok özlüyormuş, okula gidince onun yüzünü düşünüyor aklına gelmeyince hep ağlıyormuş. gece annesi ona sarılıp yatınca bunları anlatmış. annesi ağlamış, minik ağlamış.

şimdi de ben ağlıyorum, hem o miniğe, hem onu bırakıp işe gitmek zorunda olan annesine, hem kendi miniğime, hem kendime... ağlıyorum işte, gündüz çalıştığım yetmiyormuş gibi, şimdi bu saatte desen çiziyor oluşuma, hasta, yorgun, uykusuz olsamda sabah oldugunda hepsini unutup işe gidecek oluşuma...

ağlıyorum, miniğimle doyasıya vakit geçiremeyişime, ona yetemeyişime..

ağlıyorum, ağlıyorum, onu çok özlüyorum. bana belli etmiyor ama o da beni böyle çok özlüyormu ki?..

sen de beni özlüyoy musun çok?

miniğin bir tanesi annesini çok özlüyormuş, okula gidince onun yüzünü düşünüyor aklına gelmeyince hep ağlıyormuş. gece annesi ona sarılıp yatınca bunları anlatmış. annesi ağlamış, minik ağlamış.

şimdi de ben ağlıyorum, hem o miniğe, hem onu bırakıp işe gitmek zorunda olan annesine, hem kendi miniğime, hem kendime... ağlıyorum işte, gündüz çalıştığım yetmiyormuş gibi, şimdi bu saatte desen çiziyor oluşuma, hasta, yorgun, uykusuz olsamda sabah oldugunda hepsini unutup işe gidecek oluşuma...

ağlıyorum, miniğimle doyasıya vakit geçiremeyişime, ona yetemeyişime..

ağlıyorum, ağlıyorum, onu çok özlüyorum. bana belli etmiyor ama o da beni böyle çok özlüyormu ki?..

10 Kasım 2011 Perşembe

prensesten inciler 1


                                                    ılgaaa anadonunun sen yüce biy dağısııın
                                                    ılgaaa anadonunun sen yüce biy dağısııın
                                                    bahaada beeyüzünde o cennetin bayısın
                                                    bahaada beeyüzünde o cennetin bayısın
                                                   
                                                    yaalçın kayalıklalın göklele yükseliyool
                                                    yaalçın kayalıklalın göklele yükeliyool
                                                    senin dumannı başıın bulutlalı deliyool
                                                    senin dumannı başııııııın bulutlalı deliyooooool...

                                                    p.s. ne zaman ''r'' olur acaba bu ''y ve l'' ler? :)

prensesten inciler 1


                                                    ılgaaa anadonunun sen yüce biy dağısııın
                                                    ılgaaa anadonunun sen yüce biy dağısııın
                                                    bahaada beeyüzünde o cennetin bayısın
                                                    bahaada beeyüzünde o cennetin bayısın
                                                   
                                                    yaalçın kayalıklalın göklele yükseliyool
                                                    yaalçın kayalıklalın göklele yükeliyool
                                                    senin dumannı başıın bulutlalı deliyool
                                                    senin dumannı başııııııın bulutlalı deliyooooool...

                                                    p.s. ne zaman ''r'' olur acaba bu ''y ve l'' ler? :)

28 Kasım 2010 Pazar

sonbahar da bir ''bahar''

sabah uyanıp ta anne babayı yatakta bulan prenses hemen parka gidebilir mi yiizzz diye tutturur. haftanın sadece bir günü bu prensese doyma hakkına sahip olan anne baba tabii ki bu ricayı kırmaz. evin halini düşünmeyip kahvaltı eder etmez kendini sokağa atar. ve prenses mutludur, sonbaharda ilkbahar gibi çiçekler açmıştır minicik yüzünde...





eğlence faslı bittikten sonra yürüyüşe başlanır. yolda bol bol sararmış yapraklar, kurbağalar, odun parçaları, süs köpekleri görülüp hayretle incelenir.



çok yorulduuum nidalarına başlayan prenses anne baba zoruyla eve dönmeye ikna edilir.

eve döndüğünde ise kendini mışıl mışıl bir uykunun kollarına atar:)









sonbahar da bir ''bahar''

sabah uyanıp ta anne babayı yatakta bulan prenses hemen parka gidebilir mi yiizzz diye tutturur. haftanın sadece bir günü bu prensese doyma hakkına sahip olan anne baba tabii ki bu ricayı kırmaz. evin halini düşünmeyip kahvaltı eder etmez kendini sokağa atar. ve prenses mutludur, sonbaharda ilkbahar gibi çiçekler açmıştır minicik yüzünde...





eğlence faslı bittikten sonra yürüyüşe başlanır. yolda bol bol sararmış yapraklar, kurbağalar, odun parçaları, süs köpekleri görülüp hayretle incelenir.



çok yorulduuum nidalarına başlayan prenses anne baba zoruyla eve dönmeye ikna edilir.

eve döndüğünde ise kendini mışıl mışıl bir uykunun kollarına atar:)









17 Ekim 2010 Pazar

testlerle ''çocuğunuzun yeteneğini keşfedin''


anaokulu dergisi.com  talep formunu doldurup kargo bedelini ödemeyi kabul eden herkese Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin'in bu kitabını hediye ediyormuş.  kitabın anneler için faydalı olacağını düşünüyorum. ben formu doldurup gönderdim bile:)

testlerle ''çocuğunuzun yeteneğini keşfedin''


anaokulu dergisi.com  talep formunu doldurup kargo bedelini ödemeyi kabul eden herkese Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin'in bu kitabını hediye ediyormuş.  kitabın anneler için faydalı olacağını düşünüyorum. ben formu doldurup gönderdim bile:)

20 Ağustos 2010 Cuma

keşke hep gülsen..

hiç ağlamasan..
mızırdanmasan...
illaki beni al diye tutturmasan...
yemekten önce tatlı istiyorum demesen...
tam uykuya daldığımda annecim çişim vaar diye bağırmasan...
keşke hep gülsen...

çok mu şey istemiş olurum?

keşke hep gülsen..

hiç ağlamasan..
mızırdanmasan...
illaki beni al diye tutturmasan...
yemekten önce tatlı istiyorum demesen...
tam uykuya daldığımda annecim çişim vaar diye bağırmasan...
keşke hep gülsen...

çok mu şey istemiş olurum?

21 Haziran 2010 Pazartesi

büyüyor muyuz ne?


-tatlım oyuncaklarını toplayabilir misin?
- belki bileyim belki bilmem!

-kuşum çişin var mı?
-vay ama menim!

-zeynebim hadi gidelim.
- oyaya mı, buyaya mı?

-sen hangi arada büyüdün de böyle konuşmayı öğrendin...
-anne 3'te?!

-:))



büyüyor muyuz ne?


-tatlım oyuncaklarını toplayabilir misin?
- belki bileyim belki bilmem!

-kuşum çişin var mı?
-vay ama menim!

-zeynebim hadi gidelim.
- oyaya mı, buyaya mı?

-sen hangi arada büyüdün de böyle konuşmayı öğrendin...
-anne 3'te?!

-:))



26 Mart 2010 Cuma

anne olmak...

ne güzel bir şeymiş anne olmak. hayır hayır ne güzel şey değil, dünyanın ennn güzel şeyiymiş. gerçekten de anne olmadan anlaşılamayan bir duyguymuş. birini canından öte sevmek, canını seve seve feda edebilmek... o yesin de ben yemesemde olur, o uyusunda ben uyumasamda sorun yok, o giysin de ben giymesemde dert değil demek... birdenbire kendi annemize daha cok deger vermek, keske annemi hiç üzmeseydim, kırmasaydım diye düşünmek... anne olmadan önce vaktimizin ne kadar bol oldugunu görmek... bir varlıgın şıp diye hayatınızın tam da ortasına oturusunu hayretle izlemek..
lafı uzatmaya gerek yok, dedim ya dünyanın ennn güzel şeyidir BEBEK:)

anne olmak...

ne güzel bir şeymiş anne olmak. hayır hayır ne güzel şey değil, dünyanın ennn güzel şeyiymiş. gerçekten de anne olmadan anlaşılamayan bir duyguymuş. birini canından öte sevmek, canını seve seve feda edebilmek... o yesin de ben yemesemde olur, o uyusunda ben uyumasamda sorun yok, o giysin de ben giymesemde dert değil demek... birdenbire kendi annemize daha cok deger vermek, keske annemi hiç üzmeseydim, kırmasaydım diye düşünmek... anne olmadan önce vaktimizin ne kadar bol oldugunu görmek... bir varlıgın şıp diye hayatınızın tam da ortasına oturusunu hayretle izlemek..
lafı uzatmaya gerek yok, dedim ya dünyanın ennn güzel şeyidir BEBEK:)